Evapsie

Harry Potter ve RPG'nin birleştiği adres(:
 
AnasayfaKapıKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Cam kenarı...

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Elizabeth M. Whitmore
Bitkibilim Profesörü ~ Gryffindor Bina Sorumlusu ~ Müdüre Yardımcısı
Bitkibilim Profesörü ~ Gryffindor Bina Sorumlusu ~ Müdüre Yardımcısı
avatar

Mesaj Sayısı : 355
Ruh Hali :
Nereden : Lyon-Fransa

Seviye
RP Puanı:
95/100  (95/100)

MesajKonu: Cam kenarı...   Paz Ağus. 09, 2009 1:54 pm

Alacakaranlık... Günün en güzel saatlerinden biriydi. Gecenin tatlı serinliğini ve huzur veren sessizliğini tercih eden biri olsam da; gökyüzünde binlerce rengin ahenkle dans ettiği bu zaman dilimine bayılıyordum. Hava ne aydınlıktı ne de karanlık; bulutlar beyazdan turuncuya boyanmış, güneş ise artık yerini aya bırakmak için hafifçe alçalmıştı ve sanki gitmekten nefret ediyormuş da kızmış gibi kızarmaya başlamıştı. Tatlı bir tebessüm belirdi yüzümde, serin serin yüzümü okşayan, hafif meltemle. Yere kadar uzanan ve manzarayı ayaklarımın altına seren odamın camını kapattım ve giysi dolabıma yöneldim. İçerisi güneşin son bir çabayla gönderdiği altın sarısıyla karışık, turuncu ve solgun ışıkla aydınlanıyordu sadece. Beyaz, sade yatağım düzenli ve her zamanki gibi oldukça rahat görünüyordu. Uyku, benim için her zaman gerereklilikten de öte bir zevk olmuştur hayatımda. Annem hep küçük bir cadıyken günün yarısından çoğunu uyuyarak geçirdiğimi söyler dururdu. Aklıma gelen, geçmişteki anılarla beraber elim taş duvardaki tozlu aile resmimize uzandı. Onları gerçekten çok özlüyordum...

Bu gün önemli ve insanı tazeleyen bir heyecan uyandıran, nadir günlerdendi. Hogwarts yeni döneme başlayacaktı ve her taraf yine benim sevdiğim gibi öğrenmeye aç büyücü ve cadılarla tıklım tıklım dolacak, o ihtişamlı soğuk şatoya hayat gelecekti. Normalde kalabalıktan ve gürültüden hoşlanmayan ben, çocukların seslerini, koşuşturmalarını, soru sorup insanların adeta kafalarını şişirmeden duramamalarını eğlenceli bulurdum. Onların o taze ruhları benim henüz hayatımın orta sayfalarında ilerlemekte olan, solgun ruhumu dinç tutardı. Eski öğrencilerimin özlemi ve yeni gelecek minik öğrencilerimin merakıyla nasıl görünmem gerektiğini düşünerek elimi gardolabımın tokmağına attım. Antika değerindeki, gül ağacından yapılmış, eski dolabım kapağı açılırken tembel tembel gıcırdadı.

'Ne giymeli?' diye dolabımdaki kıyafetleri süzerken, aklıma beni telaşlandıracak bir düşünce takıldı. Aramıza katılacak yeni profesörlerimizden biri olan Profesör Green de orada olacaktı. Birden ne giyeceğimi daha çok önemser oldum ve kara kara düşünerek, giysilerime bakmayı sürdürdüm. Elimi elbiselerimin bulunduğu kısma daldırdım; mavi, yeşil, gümüş rengi, siyah, kırmızı, bordo... Bir sürü, envai çeşitte ve renkte elbise vardı ve seçmek oldukça zordu. Ciddi ama sevimli; alımlı ama aşırı süslü olmamalıydım. Renk olarak siyahta karar kıldım; her zamanki gibi önemli günlerde ve biraz da olsa resmiyet taşıyan durumlarda seçtiğim renktir. En sevdiğim siyah, belimden yukarıya tam oturan, aşağıya doğru bollaşan, yuvarlak, omuzlarımın ucuna kadar uzanan bir yakaya sahip ve ince, zarif bileklerime kadar inip onları örten elbisemi özenle üzerime geçirdim. Aynada kendime tatmin olmuş bir edayla baktım ve ayakkabı seçimi için alt rafa eğildim. Elbiseme en uygun siyah, hafif topuklu ve gümüş rengi tokaları olan ayakkabılarımı giydim. Siyah ve gümüş rengi gerçekten hoş bir uyum yakalıyordu. Siyah, şık ama sadeli kıyafetimi tamamlamak ve ayrıca ayakkabılarıma da uyması için üzerime gümüş rengi pelerinimi almaya karar verdim. Pelerini dolabımdan çıkartıp yatağımın üzerine serdikten sonra banyoya gitmek için odamdan çıktım.

Bir şato kadar ihtişamlı, büyük, taştan malikanemizin içi mütevazı zevklerle donatılmıştı. Ailemizin köklü soylarından gelen atalarımızın hareketli tabloları duvarları süslüyor, kimi gülümserken kimi de somurtarak bakıyordu; bir zamanların ünlü bitkibilimcisi büyük annem annem Alienor tatlı bir tebessümle, ben geçerken el sallarken, babamın ölüm yiyen kardeşi, yüzünü ekşiterek yandaki tabloya atladı, bana bakmamak için. Yerlerde ilgi çekici desenlerle bezenmiş halılar dekoru tamamlıyordu. Kısa ve dönemeçli koridorlardan geçerek en büyük banyoya gittim. Girer girmez içimi bir ferahlık sardı. Tatlı misk kokuları, tarçın, gül , papatya ve nane kokularıyla karışmış; küvet, köpüklerle dolu adeta beni davet ediyordu. Daha önceden hazırladığım sıcak, köpüklü suya, elbisemi çıkartıp güvenli bir yere koyduktan sonra kendimi bıraktım. Baş döndürücü derecede güzel kokular kendimden geçmeme neden oldu. Köpüklerin içindeyken kendimi farklı bir yerdeymiş gibi hissettim; cennette.

On beş-yirmi dakikayı geçmeyen keyif banyosundan sonra çıkıp kurulandım ve saçlarımı taradıktan sonra kuruttum. Elbisemi tekrar üzerime giyip onu ayakkabılarla yeniden tamamladıktan sonra saçımı yapmaya koyuldum; ateş kızılı, belimi geçen uzunluktaki çekici saçlarım doğal haliyle de fena durmuyordu ancak bu gece çok güzel görünmek istiyordum. Asamın birkaç kere savrulmasından sonra saçlarımda doğal, deniz dalgası gibi iri dalgalar oluştu. Gözlerime de hafif bir makyaj yaptıktan sonra son rötuşları da bitirdim; çıkmaya hazırdım. Geldiğimden daha hızlı olmaya çalışarak odama gidip gümüş rengi, yumuşak pelerinimi alıp üzerime geçiriverdim.

Dışarı çıktığım an beni doğa ananın maharetli ellerinden çıkmış sarı ve turuncularla bezenmiş bir manzara karşıladı. Yapraklar artık miatlarını dolduklarını anlamışçasına, teker teker dökülüyor, sararmış otların üzerini halı gibi örtüyordu. Güneş batmak üzereydi ve kıpkırmızı küçük bir top gibi dağın eteklerinden veda ediyordu artık. Bulutlar da ona el sallarmışçasına dağılmış, küme küme durup farklı şekiller oluşturmaktan vazgeçmişlerdi. Yıldızlar hafif hafif göz kırpmaya, parıldamaya başlamıştı. Kafamı yukarı kaldırıp gökyüzünden çekilip yıldızlara yer açan, griye çalan bulutlara son kez baktım, temiz havayı ciğerlerime doldurdum. Cisimlenmeden önce pelerinimin iplerinin çözülmemesi için sıkı sıkı bağladım..

Birçok kere cisimlenmiş olsam da, o siyahtan da öte sonsuz boşluğu ve sıkışma hissiyle gelen nefessiz kalmayı sevmiyordum.Uyanıklıkla apne arası sıkışma beni her zaman az da olsa ürkütürdü.

Ayaklarım yere basar basmaz tekrar ciğerlerimi doldurdum; bu sefer Londra'nın benim için en değerli yerlerinden olan King's Cross'un trenlerden çıkan dumanla, boğulmuş havasıyla. Issız, dar bir arka sokağa cisimlenmiştim ve üstüm başım yere ayak bastığım an toz olmuştu. Hoşnutsuzlukla güzel ancak kirlenmiş cübbeme bakarak burun kıvırdım. Sıvı gümüş gibi bir görüntüye sahip olan şık cübbemin, minik ancak saptanmaz genişletme büyüsüyle genişletilmiş olduğundan içine birçok şey sığdırılabilen cebimden asamı çıkarıp “Aklapakla”, dedim fısıltıyla; asamı cübbemin üzerindeki tozlara doğrulturken. Tozlar saniyenin binde biri kadar bir sürede kayıplara karıştı, ben de hoşnutlukla gülümsedim.

Yıllardır, defalarca arşınladığım bu yol artık bana eşlik eden eski bir dost gibi olmuştu; sıcak asfalt sanki duygularımı yansıtıyordu insanları ısıtarak. Üzerinden, arabalar geçtikçe kalkan toz ne kadar eski olduğunun kanıtı gibi yükseliyordu insanların ciğerlerine kadar. Büyücü olsun ya da olmasın herkes bir koşuşturma içerisindeydi; benim gibi. Hogwarts Ekspresine gitmek için oldukça hevesli olduğumdan uzun elbisemi, ayaklarıma dolanmaması için hafifçe kaldırıyorarak hızlı adımlarla kalabalığın arasına karıştım.

Peronların bulunduğu kısma girince tanıdık duygular ele geçirdi beni; heyecan, heves, küçük bir parça panik, sevgi, tanıdık bir yeri görmenin tatlı rahatlığı, mutluluk ve huzur. Sanki duyularım renklere bürünmüştü, hissettiğim her duygu etrafım renk cümbüşü oluşturur gibiydi. 9 ve 10. peronların arasına girerken etrafıma kaçamak bakışlar atıyordum ancak mugglelar kendi işlerine güçlerine öyle dalmışlardı ki yıllardır olduğu gibi duvara doğru ilerleyen bir kadın dikkatlerini çekmeyecekti. Sakinliğimi koruyordum çünkü üzerimde yılların verdiği tecrübe ve deneyimler sayesinde çaktırmadan duvarların arasından geçebilecektim. Hızımı ve doğrultumu hiç değiştirmeden 9 ve 10. peron tabelalarının üzerinde asılı olduğu duvara doğru yürüdüm ve bir anda kendimi büyülü, mükemmel ve tanıdık bir mekanda buldum…

9/3¼ numaralı peronun kokusu bile bir başkaydı , baştan aşağıya büyülüydü her şey ve beni ne zaman görsem etkilemeyi başaran Ekspres de bu atmosfere uyuyordu. Adımlarımı sıklaştırdım ve topuklu ayakkabılarımın hafifçe, zeminde çıkarttığı ‘tık tık’ sesleriyle trene beni ikinci evime götürecek olan trene doğru, öğrencilerin sandıklarının arasından sıyrılarak ilerledim.Eteklerimi toplayarak trene bindiğimde; sıcak, loş bir koridor beni sarmaladı. Hemen sağa döndüm ve en başta bulunan, profesörler için tahsis edilmiş, geniş kompartımana girdim. İçerisi henüz boştu; demek ki erken gelmiştim. Camın kenarında bulunan yere oturdum ve camdan, yavaş yavaş gelmeye başlayan heyecanlı öğrenciler ve tedirgin velilerin oluşturduğu kalabalığı seyre koyuldum…

_________________
So sweet caress, never long to last!
You entered my soul and gave hope to my life...




Spoiler:
 
[/center]
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Paul St. Tyrus
Astronomi Profesörü ~ Koro Şefi
Astronomi Profesörü ~ Koro Şefi
avatar

Mesaj Sayısı : 73
Ruh Hali :

Seviye
RP Puanı:
90/100  (90/100)

MesajKonu: Geri: Cam kenarı...   Paz Ağus. 09, 2009 2:57 pm

Sabah'ın temiz ve kirlenmemiş kokusu benim gibi ömrünü büyük şehirlerde gerçirmiş garip bir adam için mükemmel bir karşıla seromoniydi.
"Güzel fikirdi Paul okuldan önce son bir haftayı malikaneden uzaklaşıp bir dağ evinde geçirmek"diye kendi kendime konuştum.Yaşlanıyordum artık her iş bana fazla geliryordu büyü yapmak bile ama genede o bıcırık tatlı enerjik öğrencilerden vazgeçemiyordum.Her ne kadar dersler konusunda ciddi olsam başka yerlerde onlara yardım hususunda hiç geri durmadım belkide o yüzden çoğu öğrenci benim adımı duyduğunda önce ciddileşip sonra gülümserlerdi bilmem.Yataktan bu düşüncelerle kalkıp mutfağa ilerledim ve dolaba ilerleyip yemek malzemlerini çıkardım sonra gülümsedim "Ahhh Paul büyücü dünyasının en bilge ve güçlü büyücülerinden olsan bile hala yemeği büyüyle değilde kendin yapıyosun sen geripsin oğlum garip ve sevecen"
Basit bir omlet yapmaya karar verdim evet omlet iyiydi artık beslenmeme dikkat etmeliydim fazla ağır şeyler yememem lazımdı.Yemeği yedikten sonra masaya baktım"bulaşıklar"diye mırıldandım sanki bir ölüm yiyenin adını söylemiştim hiç sevmezdim zaten bulaşık yıkamyı asamı çıkarıp mırıldandım "aklapakla"büyünün sevdiğim yanlarında biri.Banyoya doğru yönlendim bir duş hiç fena olmazdı.Duştan sonra uzun beyaz saçlarımı tarayıp doğruca odama yöneldim.Bu gün Hogwarst'ın ilk günüydü güzel bir şeyler giymem lazımdı en sonunda beyaz gömlek siyah pantolan ve yelek üstüne siyah bir cüppeyi öngörüp giydim.Geri kalan üç beş parça kıyafetimide bavuluma güzelce koyduktan sonra sıra geldi en zor yere diye düşünürek kütüphane odasına geçtim acaba hangi kitapları alsam diye düşnürken bir bakmışki 2 rafı boşatmışşım oldum olası okumayı severim zaten ders ile ilgili kitaplarımıda oduktan sonra onları ve bavulumu kapının önüne cimledim son olarak evin kapısını mhürledikten sonra önümüzdeki yaza kadar dağ evime veda ettim.Ki zaten öğle olmuştu.

Sonra aklıma esti bir Çatlak Kazana uğrayayım dedim uzun zaman olmuştu oranın kaymak birasını içmeyeli ufak bir puff sesiyle oraya cisimlendim. Kapıdan içeri girdiğimde içerisi neredeyse boştu garson benim yanıma hızlıca geldi:
-Buyrun efendim
-Ben bir kaymak birası alayım lütfen.
-Peki hemen getiriyorum
bir kaç dakika sonra kaymak biramı getirmişti ben önce küçük bir yudum alıp eskileri düşünmeye başladım önceden ne çok gelirdik buraya diye düşünürken saatin ilerlediği farkettim hemen kaymak biramı bitirip masaya birkaç galeon bırakarak gene ufak bir puff sesiyle cisimlendim.

Nihayet tren istasyonuna gelmiştim şu büyücülük iyi şey be diye düşünerek asamı cüppemin iç gözüne soktum.Sonra ara sokaktan çıkıp eşyalarmı ve anka kuşumun bulunduğu kafesi bir arabaya koydum ve tren buhar ve dumanlarının kirlettiği fakat bana garip bir şekilde hoş gelen havayı içime seçtim bu yıl buraya gelişimin 60.yıl dönümüydü benim yaşıtllarım artık ya bakanlıktaydı yada mezarlıkta bense 1. sınıf öğrencisi gibi heycanla Hogwarst yolunda yavaşca kalabalığa karıştım ve perona ilerlemye başlladım zaman ne kadarda hızlı geçiyordu benim yeğenim bile Profesör olmuştu birde B.S.şimdiye kadar evlenseydim belki benim oğlumda bir profesör olurdu ama hiç bir zman evlenmeyi düşünmemiştim. Ahh hayat çok hızlısın diye düşündüm bir an sonra 60 yılın tecrübesiyle kolonların arasından geçip trene ulaştım etrafıma baktığımda 60 yıldır gördüğüm manzarlardı hem ağlayan ve sevinen anne baba ve çoçuklar çok oyalanmadan Profesörler kompartımanına geçtim oraya girdiğimde beni hoş bir süpriz bekliyordu yeğenim bende önce gelmişti ona şaka yapmak istedim ve sesimi kalınlaştırıp şöyle dedim:
Elizabeth M. Whitmore hiç bir zaman cam kenarından vazgeçmeyeçek misin küçükkende hep cam kenarına geçerdin inatla sonrada yolun yarısında hep uyurdun uykuyu çok severdin bre.Ufak bir kahkaha atıp onun karşısımdaki yere ben oturdum.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Evaline A. Brielle
Uçuş Profesörü ~ Müdüre Yardımcısı
Uçuş Profesörü ~ Müdüre Yardımcısı
avatar

Mesaj Sayısı : 406
Nereden : İrlanda ♥

MesajKonu: Geri: Cam kenarı...   Paz Ağus. 09, 2009 5:04 pm

Çalar saatin çalmasından çok kısa bir süre önce gözleri açılmıştı. Elini uzatıp çalmadan önce saati kapatmak için yatağının yanında duran komidine uzandı eli. Yatağında doğrulduğunda, hala uykudan uyanmanın sersemliğini barındıran yüz ifadesiyle etrafa bir göz attı. Güneş ışıkları pencereden girip, yerde dağınık bir biçimde duran kıyafet yığının üzerine vuruyordu. Sonbaharın güzel yanlarından biri de buydu işte... Her ne kadar kendini kasvetli, yağmurlu havalara alıştırmış olsan da, bir sabah uyandığında tüm berraklığıyla gökde duran güneş karşılardı seni... O günlerden birine uyanan Eva güneşi görmesiyle birlikte yüzünde oluşan tebessümle birlikte yataktan kalktı. Oludukça dağınık olan oda da terliklerini arama başlamakla başlamamak arasında gidip gelirken, terliklerinin bir tanesini yerde duran kıyafet yığının altında olduğunu gördü. Bir tanesi burdaydı, ya diğer teki? Biraz daha oylanırsa geç kalıcağı aşikardı, bu nedenle terliğin tekini aramayı bırakıp, elinde olan tekinide nereye gittiğine bakmaksızın odanın bir köşesine fırlattı.

Aslında her zaman dağınıkdı evi toplu yaşamak pek ona göre değildi. Fakat bu seferki dağınıklığın bir nedeni vardı. Akşam bavul hazırlarken, hangi kıyafetleri yanında götürmesi gerektiğine karar veremediği için tüm dolabını yere dökmüştü. Tabi hangi kıyafetlerini yanına alıcağının kararını, bu şekilde çok kolaylıkla vermişti. Karar kolay verilmişti fakat ama oda aşırı derece dağılmıştı. Tüm kıyafetler yerlere saçılmış, bazıları yığın oluşturmuştu. Kimisi yatağın üzerinde, kimisi tuvalet masasının aynasında asılı kalmıştı. Oda adeta çok sıkı bir düellodan çıkılmış izlenimi uyandıryordu.

Odanın köşesine fırlayan terliğin ardından banyoya yönelen Eva, geçen sefer olduğu gibi düşmemeye özen gösterek emin adımlarla ilerledi. Aklına Hogwarts'da profesörlük yapmak için çağırıldığı görüşmeye giderken yaşadığı telaş geldi. Aceleden banyonun kapısında yeri yapışmıştı. İyi tarafından bakılırsa evi toplamak yerine daha dikkatli olmayı seçmişti. Belki de tek başına yaşamayı seçmesinin nedenlerinden biri de buydu. Bu kadar dağınıklağa katlanabilecek bi başkasını tanımıyordu. Hem küçük ve sevimli evi, bir kişiyi daha alabilrmiş gibi gelmiyordu Eva'ya. Daha büyüğünü alamadığından değil, küçük ve sevimli bir evde yaşama hayalini küçüklüğünden beri taşıdığı için bu evde oturuyordu. Ailesi onu ziyarete geldiğinde hep evin küçüklüğünden şikayet ederlerdi faka onlara kulak asmamayı öğrenmişti Eva. Neden ailesi dağınıklığından önce küçüklüğüne laf ediyorlardı peki, tabiki Eva annesini titizliğini bilgiği için evin her köşesini temizler herşeyi yerli yerine yerleştirirdi, böylece annesi hiçbir zaman böyle dağınık yaşadığını bilemezdi.

İyice uyanmış bir şekilde banyodan çıkarken, üzerini giyinmek için dolabına gitti. Kapağını açtığında aslında içinde olması gereken kıyafetlerde etrafa dağılmış olduğu için boş bir dolaptı karşısında duran. Aslında tam boş denilemezdi çünkü askıda sadece bir elbise ve pelerin duruyordu. Eva, uzanıp giymek üzere onları dolaptan çıkardı. Üzerini değiştirip, hazır olup olmadığını kontol etmek için salon duvarında duran boy aynasına bakmaya gitti. İyi gözüktüğü söylenebilirdi. Ancak saçlarını topuz yaparsa giydiği elbiseye daha çok uyacağını düşündü ve öyle yaptı.

Guruldayan karnın çağrısına uyarak, mutfağa ilerledi. Buranın da yatak odasından pek farkı yoktu, yıkanmayı bekleyen tabaklar heryerdeydi. Bir cadı olamasına rağmen bu kadar dağınık ve üşengeç olan Eva, bir muggle olsaydı neler olurdu diye tahmin etmeye kalkışmak bile korkunçtu. Kendine bir sandviç yapmaya karar vermişti ve bunun için tezgahta yere ihtiyaç vardı, asası da yatak odasındaydı. Bu nedenle pratik bir çözüm aklına gelmişti. Tüm tezgahı kolunun tersiyle lavaboya boşalttı ve açılan yer sandviç hazılamak için yeterli gözüküyordu.

Sandviçini yemeyi bitirdiğinde yatak odasına gitti ve asasını her zaman durduğu yerden eline aldı. Uzun süre eve gelmeyeceği için burayı toplu bırakmasının onun için en uygunu olacağına karar vermişti. İşe önce dolabını toplamakla başladı ve ondan sonra tüm evi derleyip toparladı. Evin toplu haline şöyle bir baktığında, ortaya çıkan sonuçtan oldukça memnun olduğunun göstergesi olarak kocaman gülümsedi.

Şimdi evden ayrılma vakti gelmişti. Evini özleyecekti, amabu sorun değildi buna alışabilirdi. Çünkü Hogwarts'ı daha çok seviyordu galiba. Ama biraz daha oyalanırsa trene geç kalıcaktı. İstasyona gitmesi için cisimlenmesi gerekiyordu. Bundan nefret ediyordu. Cisimlenme izni yakın zamanda çıkmıştı ve cisimlenmeye alışmış olduğu söylenemezdi. O sıkışma duygusu, nefes alamadığı için yaşadığı boğulma hissi sadece saniyeler alsa da, Eva'ya çok uzunmuş gibi geliyordu. Gözlerini sıkıca kapadı ve derin bir nefes aldı. Gözlerini açtığı zaman King's Cross'un kuytu köşelerinden birindeydi. Cisimlenmeden nefret ediyor olması, bunu başaramıyor olduğunu göstermezdi. Hatta bu konuda oldukça yetenekliydi. Büyük kırmızı trene doğru hızla ilerlemeye başladı. Kendini trenden uzağa cisimlemişti çünkü kalabalığın arasında bir anda "Pop" diye belirmek hoş bir duygu değildi onun için...

Güzel güneş gökyüzünde ışıldarken, aynı zamanda ağaçlardan dökülen yapraklar da yerleri süslüyordu. Trene yaklaştıkça artan duman yüzünden etkisini yitiren güneş, yerini tüm görkemiyle rayların üzerinde duran kırmızı trene bırakıyordu. Küçüklüğünden beri bu trene bayılırdı. E yani sonuçta onu evi bildiği yere götürüyordu. Etrafta ailesiyle vedalaşan öğrencilerin oluşturduğu kalabalığı aşıp trenin kapısından içeri girdiğinde, uzun zamandır özlediği kokusunu içine çekti. Bu sefer trenin son kompartımanlarına ilerlemesi gerekmiyordu, refleks olarak vücudu oraya dönük olsa da...O bir profesördü ve en baştaki kompartımana doğru ilerlemeye başladı.

Kompartımanın kapısını açtığında, içerideki profesörün bakışlarını üzerine çekmişti. O içeri girmeden önce camdan dışarı bakıyordu. Ateş kırmızısı saçları ve buz mavisi gözleri vardı. Aslında bakışlarının sertliğinden biraz ürkmüş olan Eva, profesörün sıcak gülümsemesiyle rahatladı ve bavulu elinde kapıdan içeri girdi ve boş olan koltuğa oturdu...

_________________
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Amelia N. Ramanicol
İksir Profesörü ~ Ravenclaw Bina Sorumlusu ~ Müdüre
İksir Profesörü ~ Ravenclaw  Bina Sorumlusu ~ Müdüre
avatar

Mesaj Sayısı : 1125
Ruh Hali :
Nereden : Buradan(:

Seviye
RP Puanı:
95/100  (95/100)

MesajKonu: Geri: Cam kenarı...   Paz Ağus. 09, 2009 6:17 pm

Tepesinde zırıldayıp o boğucu sabahın en güzel yanlarından biri olan derin sessizliği binbir parçaya ayıran saati alıp duvara fırlatmamak için kendini zor tuttu Amelia. Uykudan uyandırılmaktan nefret ederdi ve ötüp duran çalar saat bu şekilde devam ederse hazin bir şekilde kendi varlığına son verecekti. Aralanmak istemeyen gözlerine açılmalarını emreden beynine tepki vermeyen göz kapaklarındaki kirpikleri titreşti. Hava kapalı ve yağmurluydu, normalde bu havalara bayılan Amelia, havanın bugün için hiç de uygun olmadığını düşünmekten kendini alamadı. İnleyerek gözlerini araladı. Uyumak onun için ihtiyaçtan çok daha fazlasıydı. Düşünememek çok rahatlatıyordu onu, her zaman için dolu olan kafasını boşaltım öylece uyumaktan zevk alıyordu. Bu yüzden o sabah kalkarken her zamanki gibi hayıflandı. Mavi gözlerinin ışığa alışması için bir kaç dakika beklemek zorunda kaldı. Uyandığına inandığı zaman bedenini doğrulttu ve gözlerini ovuşturarak saate baktı. 7:30...

Somurtarak ayaklarını aşağıya sarkıttı, yatakta keyif yapacak zamanı kalmamıştı çünkü. Ahlap zemini gıcırdatarak pencere kenarına gitti. Dışarıda boğuk ve sıkıcı bir hava vardı. Amelia böyle zamanlara bayılırdı, tabii eğer en sevdiği koltuğunda oturup kitap okuyabilecekse. Ama böyle bir havada dışarı çıkmak ona zor geliyordu aslında. Bebeksi suratının asılmasına engel olamadı, biraz daha açık bir gün çok ideal olurdu. ''Kes artık.'' dedi kendi kendine. ''Havayı değiştirecek kadar yüceysen, yap o zaman.'' diye mırıldandı yeniden. Terliklerini buldu ve banyoya doğru yürüdü. Kenarları puslu aynanın karşısına geçti ve ilgiyle kendisini incelemeye koyuldu.

Kimse onun 21 yaşında bir profesör olduğuna inanmazdı, pürüzsüz suratı, küçük burnu ve biçimsiz çenesiyle küçük bir kız çocuğu gibiydi hala daha. Gülümseyince iyice gençleşiyordu. Burnunun ucunda çıkan sivilceye baktı. Asasının bir hareketiyle yok etti ve suratını incelemeye devam etti. Masmavi gözlerinin üzerindeki göz kapakları uykusuzluktan şişmişti. Soğuk suyu açtı ve yüzünü donarak da olsa yıkadı. Daha temiz gözüküyordu şimdi. Saçları da karışmıştı ve duş almak istemiyordu, bu yüzden asasını kafasının tepesinde sallayarak saçlarının büyük, iri ve düzensiz bukleler halinde omuzlarına dökülmesini sağladı. Halinden memnun oluncaya kadar ayna karşısında oyalandı. Odasına geri döndüğünde bu eski evi özleyeceğini fark etti. Kocaman evde tek başınaydı ve ahşaptan yapılma bu ev, onun için çok değerliydi. Gürültüden ve karmaşadan ne kadar nefret etse de buradan taşınamıyordu işte.

Kenarları işlemeli, kocaman dolabının kapılarını açtı. Onlarca cüppe ve giysi arasından bir tane seçmesi gerekiyordu, o da gözüne en güzel gelenini aldı. Koyu lacivert elbisesi dizlerini örtmüş, V yaka vücuduna tam oturuyordu, ince beli ve düzgün fiziğiyle dikkat çekmesine rağmen bir Muggle gibi olması gerektiği için olabildiğince en Muggle'ımsı kıyafetini seçmişti. Yakasında gri işlemeler olan elbiseyi üzerinde düzgün durması için düzeltti. Ayaklarındaki pofuduk terlikleri çıkardı ve ayakkabı seçebilmek için parmaklarının uçlarında yükseldi. Düz tabanlı, sade ve siyah bir ayakkabı seçmişti, rahat olması önemliydi onun için. Topuklu ve süslü ayakkabıları olmadan da yeterince güzeldi zaten. Kafasına siyah ve sade bir şapka taktı, artık yüzü gözlerinden başlıyordu. Boy aynasında son kez kendini süzdü, fena değildi işte. Merdivenlerden aşağıya indi sessizce.

Titrek ışıkları yanan şamdanları üfleyerek söndürdü. Soyağacının durduğu duvara gitti ve bütün akrabalarına baktı. Bazı kuzen ve yeğenleri bu sene Hogwarts'ta olacaklardı, onları görmek için sabırsızlanan Amelia hızla kapıya yürüdü. Birden aç karnının sesleri kulağına çalındı, ama erken kalktığı sabahlarda yemek yemek istemezdi, bunun nedeni tam olarak uyanamamış olmasıydı muhakkak. Bu yüzden kapının tokmağı çevirdi ve kasvetli havasıyla ona kollarını İngiltere'nin kucağına kendini bıraktı. Bulutlar Güneş'i saklayıp bu yeterince gerginlik verici günü daha da çekilmez hale getiriyorlardı. Etrafına dikkatle baktı, kimse yok gibiydi. Omuzlarına geçirdiği pelerinin iplerinin bağlı olduğundan emin olduktan sonra bütün dikkatini King's Cross'a verdi. Bütün hücreleri orada olmak istiyordu şimdi, kırmızı trenin çıkardığı buharlar gözünün önünde canlanabiliyordu. Gençlik zamanlarından kalan ihtiyaç olmayan bu alışkanlığından nefret etse de mırıldandı. "Konum, kararlılık, kontrol."

Dar bir tüpten biri geçirmek istiyordu sanki. Bedeni sığmadığı bu tüpte protesto çığlıkları atıyordu. Ciğerleri sıkışmış ve nefes almasını imkansız hale getirmişti. Kulakları zonkluyordu, derken suyun altından çıkmış biri gibi oksijene kavuştu. İlk Cisimlenme deneyiminde serçe parmağının tırnağını septirmişti. Aslında her şey güzel gidiyordu, ta ki Cisimlenmesi gereken yeri düşünmediğinin farkına varıncaya kadar. Düşüncelerini toparlamaya çalışırken dengesini kaybetmişti ve serçe parmağında duyduğu korkunç acıdan kaçmak istercesine Cisimlenmişti. Hoş bir deneyim değildi tabi ama hafızası çok güçlü olan Amelia her şeyi dünmüş gibi hatırlıyordu. Minnetle gülümserken ''Çok temiz bir yöntem olmasa da Uçuş Tozu'nu tercih ederdim.'' dedi. Üstünü başını yeninden düzeltti ve Cisimlendiği caddeden bir adım attı ve kalabalık sokağa karıştı.

King's Cross'un kalabalığında yolunu bulmaya çalışırken tedirgince etrafına bakınan küçük bir oğlan gözüne çarptı. Bu Clark Volturi olmalıydı, kimsesinin olmadığını bilen Amelia, onu almasını Hagrid'den rica etmişti ama Hagrid'i kaybetmiş gibi görünen küçük çocuk endişeyle etrafına bakınıyordu. Gülümseyen ve yanına giden Amelia sessizce onu takip etmesini söyledi. Sandığını iterek ilerleyen çocuk 9. ve 10. kompartımanların arasında durunca şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı. Amelia çocuğa doğru eğildi ve gözlerini gözlerine dikti. Kahverengi gözlerindeki endişeyi görebiliyordu ve bunu yok etmek için gerekeni yapmaya hazırdı ve bu yüzden çocuğa gülümsedi.

''Merhaba Clark, ben Amelia. Seni Hagrid getirmiş olmalı, öyle değil mi?'' diye sordu anlayışla. Çocuk sarı kafasını salladı. ''Senin gibi Hogwarts'a gidiyorum. Trene binmek için yapman gereken şey şu.'' dedi yatıştıran bir ses tonuyla. Çocuk artık dikkatle ve ilgiyle dinliyordu. Amelia parmağını uzattı ve duvarı gösterdi. ''Bu sihirli bir duvardır. Tek yapman gereken duvara doğru yürümek. Ama korkmayacaksın ve diğer insanlara görünmeyeceksin. Cesaretini toplamak için koşabilirsin.'' dedi gülümseyerek. Çocuk gülümsedi ve derin bir nefes alarak duvara koşmaya başladı. Bir kaç saniye sonra gözden kaybolmuştu. Amelia küçüklüğünün gözlerinin önüne gelmesine izin verdi.

İlk kez buraya geldiğinde buna inanamamıştı. Annesine bakarak içinden geçmenin mümkün olmayacağını, bunun katı bir madde olduğunu, aklını başına toplaması gerektiğini söylediğini hatırladı. İkna edilmesi uzun sürmüştü ama sonunda duvardan geçmeyi, yani en azından denemeyi, kabul etmişti. Hayatının en büyük şoklarından birini yaşayan Amelia, yine bu kocaman kırmızı tren karşısında büyüleniyordu. Buhar her yeri doldurmuştu, trenin kapısındaki görevliye selam verdi ve büyük bir adım atarak trene bindi.

Krem ve turuncu tonlarıyla bezenmiş şirin ve sıcak koridordan geçerken öğrencilerin gelmeye başladığını duyuyordu. Bazısı sabırsızlıklarından erkenden gelmişlerdi. Amelia gülümseyerek etrafına bakındı. Her sene başında hatıralarının canlanmasına engel olamıyordu. Sonunda profesörlerin olduğu kompartımana varabilmişti. Kapıya güç uyguladı ve yana doğru kayarak açılmasını sağladı. Kompartıman çok kalabalık değildi, içeride Evaline A. Brielle ilk gözüne çarpan kişiydi. Yeni Quidditch profesörleri gülümseyerek ona bakınıyordu, selam verircesine başını sallayan Amelia, bu işe yıllarını vermiş olan Paul'ü görünce sırıtmaktan kendini alamadı. Bir gün gelecek o da onun gibi olacaktı. Derken camın kenarında, kendini kompartımandan soyutlamış birinin varlığını hissetti Amelia. Baktığında kızıl saçları gördü, bu tek bir kişi olabilirdi, May.

Sessizce ilerledi ve boş koltuklardan birine oturdu. Gergin gibi görünen Uçuş Profesörü'ne elini uzattı ve sevecen bir şekilde tokalaştı. May gülümseyerek göz kırptı ama yine bir şey söylememişti. ''Her zamanki gibi...'' diye düşündü Amelia. Kafasından şapkasını çıkardı ve kucağına koydu. Ayaklarını birbirine doladı ve kompartıman kapısından dışarıya bakmaya başladı. Kapının önünden geçen Clark ona el sallamıştı, içinden geldiğine emin olduğu bir şekilde gülümseyen Amelia küçük elini kaldırdı ve çocuğa doğru salladı. Hogwarts'ı seviyordu...

_________________
When the beautiful unreality holds out its hand,
It's better not to lose yourself in blind faith...


Spoiler:
 
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://evapsie.yetkin-forum.com
 
Cam kenarı...
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» Yağmurlu Bir Günde Göl

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Evapsie :: Hogwarts'a Gidiş~ :: Hogwarts Exrpress'i :: ♣ Profesörler Kompartımanı-
Buraya geçin: